Paradoksları seviyorum çünkü farklı açılardan düşünmeye yöneltiyor, biliyorsunuz değerli okurlarım… Bugün insan hafızasının en büyüleyici paradokslarından birinden bahsetmek istiyorum; zamanın aktığı yöne doğru değil, daima ama daima geriye doğru bakmaya programlanmış görünmesinden.
Bugün seksenlere ya da doksanlara özlem duyarken ve o günleri sığınılacak birer masumiyet zamanları gibi resmederken, diğer yandan zamanın dokusuna kazınmış kadim bir tekrarın faili olduğumuzu kaçırıyoruz. Oysa çok değil, biraz olsun geriye gittiğimizde şu an görmeyi reddettiğimiz büyük resmi hepimiz az çok hatırlayacağız.Örneğin bizler çocukken de dizinin dibinde oturduğumuz babaannelerimiz/anneannelerimiz her bayram sabahı derin bir iç çekişle "Ah, nerede o eski bayramlar..." diye başlarlardı söze…Onların özlemle yâd ettiği dünün dünyası ise kendi büyüklerinin şikâyet ettiği bir başka "bugün"dü aslında.Yani henüz pek fark eden yok gibi ama aslında bir döngünün içinde debelenip söyleniyoruz…
Peki, zamanın her durağında bir önceki durağı kutsal ve huzurlu kılan bu felsefi mekanizma nasıl işliyor sizce?
Alman filozof Arthur Schopenhauer’ın işaret ettiği gibi;insan zihni anı yaşarken arzunun ve beklentinin gerilimiyle çalkalanır; şimdiki zaman doğası gereği huzursuzdur, eksiktir ve tamamlanmamıştır. Geçmiş ise yaşanıp bittiği için artık bir arzu nesnesi değil, kurgulanmış bir sığınaktır. Zihin, geçmişin belirsizliklerini silip onu dingin bir tabloya dönüştürür. Dolayısıyla özlediğimiz şey kronolojik bir takvim yaprağı veya tarihin belirli bir kesiti değildir; özlediğimiz şey, şimdiki zamanın üzerimize yüklediği varoluşsal sancılardan arındırılmış bir "tamlık" hissidir.
İşte tam da bu noktada bu durum bizleri kaçınılmaz bir nostalji paradoksuna götürür! Her kuşak, kendinden bir önceki kuşağın şikâyet ettiği koşulları "altın çağ" olarak idealize eder. Babaannelerimizin soğuk veya yetersiz bulduğu o "eski bayramlar", bizim çocukluk hafızamızda cennetten birer köşe gibi yer bulmuştur. Bugün bizim karmaşık, soğuk ve yabancılaştırıcı bulduğumuz şimdiki bu anlar da kuşkusuz yarının çocukları tarafından zorlu bir çağın huzurlu zamanları olarak anımsanacaktır. Ezcümle içinde bulunduğu çağdan ziyade, hep bir geçmiş hasret döngüsü, hep bir eskilerin güzellikleri…
Nostalji, bu yönüyle nesnel bir tarih okuması değil; insanın zamanın yıkıcılığı karşısında geliştirdiği felsefî bir savunma mekanizmasıdır da diyebiliriz. İnsan, kendi faniliği ve değişimin hızıyla yüzleştiğinde, "eskiden her şey daha iyiydi" yanılgısına sığınarak bugünkü varlığını da bir anlam zeminine oturtmaya çalışmış oluyor.
Belki de kabul etmemiz gereken yalın gerçek şudur: Zaman hiçbir zaman daha huzurlu, daha samimi ya da daha kusursuz değildi! Değişen şey çağlar, araçlar veya gelenekler değil; insanın kendi şimdiki zamanına duyduğu o bitmeyen yabancılaşma duygusudur. Geçmişi bir ideal olarak inşa etmeyi bıraktığımızda, şimdiki anın atmosferinde kendi varoluşsal huzurumuzu inşa etme imkânına da kavuşmuş olacağız, diye düşündüm. Dolayısıyla anlara da odaklanalım ve o geçmiş öyle olmadı; olmadı bir daha değerli okurlarım…