Geçen hafta gündemimizde neler vardı hatırlıyor musunuz? Yakın geçmiş zaman yoksa bu hafta hatırlanmayacak kadar uzakta mı kaldı dersiniz?
Shakespeare’in ünlü tiradını hatırlıyoruz hâlâ neyse ki: “Olmak ya da olmamak işte bütün mesele bu!” demişti Hamlet’te değil mi? Ancak günümüzde olmak ya da olmamaktan ziyade, unutup unutmamak esas mesele hâline geldi. Sanırım artık varoluşsal arayışlarımızda da birey ve toplum hafızamızın güçlülüğü daha çok pay kazandı…
Unutmak, olumsuz bir ifade gibi görünüyor olabilir. Ancak bazen iyi ki unutuyoruz da diyebiliyoruz; keşke bu kadar çabuk unutmamış olsak da… Esasında bireysel yaşamlarımızda anahtarı almadan evden çıkmak gibi durumları saymazsak, yaşadığımız ya da bir şekilde içinde bulunduğumuz travmaların unutulmuş olması bir bakıma nimet kabul edilebilir. Ancak aynı unutkanlığı toplum hafızamızda bu kadar çabuk yaşamak diğer duruma göre bir hayli kaygı verici oluyor…
Kıymetli okurlarım, bu eleştirim aslında bireysel olarak kimseye değil ki kendimi içine katarak söylüyorum. Çabuk unutmamız gereken şeyler, hiç değilse adaletsizlikler olmamalıydı… Geçtiğimiz hafta Adana’da üç kız kardeşimiz daha eski eş haksızlığına uğradı; biliyorsunuz, hatırlıyorsunuz… Hatırlıyor musunuz?
Cezaların caydırıcı olması gerektiğinden sırf buradaki köşemizde dahi kaç yazı yazdım inanın sayısını dahi hatırlamıyorum. Peki, ne yapmamız gerekiyor, dersiniz? Bu eski eşler, sevgililer… Adları her neyse ama eskide kalmış olduğunu kabul edemeyen erkeklik krizindekileri ıslah etmenin bir yolu var mı, dersiniz? Sebep, her zaman eğitim yetersizliği olmuş olsaydı, eğitimcilerin dahi bu erkeklik krizine kapıldıklarını öğrenmemiş olacaktık. Belli ki temel sebep yalnızca bireysel eğitim yolundan geçmiyor… Başka bir şey… Başka bir şey… Ne olabilir?
Unutkanlık işte; eğitim sadece ders kitaplarından olmuyordu değil mi? Eğitimin en önemli temeli, önce vicdanı öğrenmekten geçiyordu değil mi? Ne de olsa vicdan yoksa öğrenilen pek çok şey sadece kitabî bilgilerden ibaretti. Peki, vicdanı öğretmenin bir yolu var mı? Merhamet dediğimiz o olgu, okullardaki ezber metoduyla ruhlara da işlenebilir mi?
Bu sorular belki de içinde bulunduğumuz bu çağda vicdanın da öğretisi olamayacağının yorgunluğunu taşıyordur… Diğer yandan toplum hafızamızın bu denli zayıf olmasının ise bireysel hafızalarımızla pek de ilgili olmadığını vurgulamak istiyorum. Çünkü üzerimize dört bir yandan boca edilen devasa bilgi ve gündem dalgası, el birliği ederek toplumsal bir erozyona da yol açmış oluyor. Çevremizdeki pek çok şeyde kutsanan olgular, hız ve anlık olanlar olduğu için de az önce bahsettiğim utanç verici büyük trajediler dahi hafızalarda kısa süreli bir ömre sahip olmuş oluyor… Oysaki bir toplumu ayakta tutan ve tutacak olan en önemli yapı taşı, kolektif hafızanın taze tutulmasıdır.
Bu kadar çabuk unutmamış olsaydık neler olabilirdi peki? Sanırım her şeyden önce diri tutulan hafızalar, sürekli kendini tekrar eden olayların döngüsüne hiçbir zaman girmememizi sağlayabilirdi. Nitekim çabuk unutulan acılar, tekrarlanmaya mahkûm döngülere sebep olmuş oluyor. Bunun da en acı örneğini “Yine mi kadın cinayeti?” “Yine mi kadına şiddet haberi? “Yine mi taciz?” “Yine mi adaletsizlik?” gibi gibi cümleler kurarak dikkatli/dikkatsiz okunan ve kısa sürede unutulan haberlere verilen tepkilerde görebiliyoruz.
Unuttuğumuz için değil ama izlediğimizde/okuduğumuzda sonuçların değişmediğini gördüğümüz için ve artık psikolojik olarak da katlanamadığımız için unutmuş gibi yapıyoruz, diyenler de olacaktır. Sizleri de anlıyorum, hak da veriyorum. Ancak bir haksızlık varsa, vardır! Onu görmezden gelerek ya da yok saymak hatta alışmış gibi yapmak, bizleri maalesef ki o döngülerden de kurtarmış olmuyor. Bu noktada tam da bu sebeple unutmamak; geçmişi bir yük olarak taşımak değil, geleceğe ve adalete karşı, kendimize karşı, çevremize karşı, toplumumuza karşı önemli bir sorumluluktur; diye de hatırlatmak istiyorum.
Hatırlamak demişken… Ne diyordum ben? Unutmak ya da unutmamak işte artık bütün mesele bu; diyordum, sahi!
Sevgiyle ve güvende kalın değerli okurlarım…