Kıymetli okurlarım, bazı hayatlar vardır; kitaplara sığmaz, ama bir ömrün sessiz yükünü omuzlarında taşır. Bugün size öyle bir hayattan, öyle bir kadından söz etmek istiyorum: Anneannem Nergiz’den…
Başınız sağ olsun diyenlere gönülden teşekkür ederken diğer yandan hep aynı şeyi düşündüm bu günlerde: Bir insanın ömrüne bu kadar gidişi sığdırması, kalbinin ne kadar güçlü ama bir o kadar da yorgun olduğunun en açık kanıtıdır. Nergiz’in kalbi, işte böyle bir kalpti.
Beş kardeşten tek kızdı o. Dört erkek kardeşin arasında büyüyen sarı saçlı, yeşil gözlü bir kır çiçeği… Ama o çiçek, hayatın en sert rüzgârlarına karşı kök salmayı öğrendi çok erken yaşta. Daha çocukken gelin oldu; okuma yazma bilmedi belki ama hayatı herkesten iyi okudu.
Tek kolu tutmayan engelli annenin bir kızı oldu, abla oldu, "Sarı Gelin" oldu, anneanne oldu, babaanne oldu ama o en çok anne olmayı sevdi...
Kıymetli okurlarım, yedi evladını kaybetmişti… Yedi can, yedi parça ruh… Her bir gidiş, insanı biraz daha eksiltirken; o, her defasında yeniden ayağa kalktı. Gözyaşını içine akıttı, acısını sessizce taşıdı. Kalan üç evladına tutunarak yaşamaya devam etti.
O yeşil gözler kim bilir kaç kez ufka bakıp gidenlerin ardından nemlendi… Ama hiçbir zaman isyanı büyütmedi içinde. Onun sabrı, süslü sözlerle anlatılacak bir sabır değildi; toprağın sabrıydı bu. Sessiz, derin ve köklü…
Kıymetli okurlarım, herkes bayram telaşındayken, o sessizce sıyrıldı aramızdan. Arife gecesi… Sanki vedasını bile en anlamlı zamana sakladı. Sanki “Benim bayramım, benden önce gidenlerle olacak!” der gibi bıraktı ellerimizi.
Arife gecesi, vuslatın en zarif kapısıdır. Nergiz, o kapıdan geçerken yalnız değildi artık. Yedi evladının hasretiyle yanan yüreği, şimdi o büyük buluşmanın serinliğinde dinmiştir. Dünya onun için uzun bir gurbetti; şimdi ise gerçek bayramına kavuştu.
Kıymetli okurlarım, bir insan ölünce sadece bir beden gitmez. Bir dönem, bir sabır anlayışı, bir hayat bilgeliği de onunla birlikte eksilir. Nergiz, ardında sadece hatıralar değil; direnci, susarak da güçlü olunabileceğini ve en ağır acılarla bile dimdik kalınabileceğini bıraktı.
Artık o, sadece bir isim değil! En büyük fırtınalarda bile rengini soldurmayan, yedi kez eksilip yine de ayakta kalan bir ömrün adı…
Ben şimdi düşünüyorum da… İnsan en çok geride nasıl miras bırakır? Malı mülkü mü, yoksa hatırlanış biçimini mi? Anneannem Nergiz… Ondan kalan şey, altınlardan ve maddi boyutta bırakılabileceklerden çok daha kıymetliydi: Direnç… Sabır… Ve ne olursa olsun hayata tutunma gücü…
Ve şimdi…
Gözlerindeki o yeşil, belki de en güzel bahçelerde yeniden hayat buluyordur. Şimdi o yedi fidan, cennetin en yeşil köşesinde annelerinin yolunu gözlüyordur. Nergiz artık gurbette değil; o büyük kavuşmanın serinliğinde, nihayet kendi evindedir.
Ruhu şad, devri daim olsun…