Televizyonla ilişkim hep inişli çıkışlı oldu. Bazen “asla izlemem” dedim, bazen kumandayla aramızda duygusal bağ kuruldu. Ama bazı diziler var ki… Sen istemesen de hayatına giriyor, koltuğa yapıştırıyor, üstüne bir de hatıra bırakıp gidiyor… Yılan Hikâyesi, Avrupa Yakası ve Kore dizileri tam olarak bu kategori: Kaliteli, güzel ve fazlasıyla “Bir bölüm daha ya!” dedirten işler.
Yılan Hikâyesi zamanında ben ilkokuldaydım. Hayat çok netti o zamanlar:
Ödev yapılır, çanta hazırlanır, dizi saati gelince herkes susar.
Mahallede elektrikler giderse toplu travma yaşanırdı. O günlerde Memoli’nin kaderi, ertesi günkü hayat bilgisi dersinden daha önemliydi. Bunu net söyleyeyim.
O dizide bir gerçeklik vardı. Herkes bağırırdı ama rol yapmıyordu. Herkes dramatikti ama yapay değildi. Memoli sinirlenince biz de sinirlenirdik, Zeyno üzülünce evde bir sessizlik olurdu. Annem “Çocuk bu, anlamaz!” derdi ama ben her şeyi anlıyordum. Çünkü o dizi, çocuklara da yetişkinlere de aynı ciddiyetle davranıyordu. Zaten kaliteli iş dediğin biraz da budur.
Sonra yıllar geçti, ilkokul çantası gitti, yerine hayatın kendisi geldi…
Ve Avrupa Yakası çıktı...
Avrupa Yakası sadece bir dizi değildi; ofis hayatına hazırlık kursuydu.
Burhan Altıntop diye bir karakter vardı mesela hatırlarsınız…
Herkesin hayatında en az bir “Burhan” vardır. Yok diyorsanız, kötü haber: Muhtemelen henüz tanışmadınız!
O dizideki espri hızı, karakter zenginliği ve gözlem gücü bugün hâlâ ders diye okutulmalı! Cem’i, Aslı’yı, Volkan’ı, Şesu’yu izlerken hem gülüyorduk hem de içten içe “Ya bu bizim akraba!” diyorduk. Kimseye yukarıdan bakmadan, kimseyi aşağılamadan, tam kararında bir mizah… Gerçekten büyük işti.
Derken bir gün, masum bir şekilde “Bir de Kore dizisine bakayım!” dedik.
Ve bir daha geri dönemedik...
Kore dizileri insanı sinsice yakalıyor. İlk bölümde “Hmm fena değil!”, üçüncü bölümde, “Biraz daha bakayım!”, beşinci bölümde, “Ben bu karakter için yaşarım!” noktasına geliyorsun. Adam kapıyı kapatırken bile bir anlam yüklü, kız çay içerken hayat sorgulatıyor.
Ama en güzeli ne biliyor musunuz?
Hikâye uzamıyor.
Dram cıvımıyor.
Final geldi mi gerçekten bitiyor.
Ve karakterler… Ah o karakterler…
Bir bakışla sezonluk duygu veriyorlar. Şimdiki bazı diziler üç bölüm bağırarak anlatıyor, onlar tek sahnede çözüyor.
İşin özeti şu:
Yılan Hikâyesi kalpten geliyordu,
Avrupa Yakası zekâdan vuruyordu,
Kore dizileri ise ruhu hedef alıyor…
Ve evet, o cümle burada kalsın, hatta altını çizelim:
İyi hikâye evrenseldir.
İyi yazılmış bir karakterin pasaporta ihtiyacı yoktur!
O yüzden hâlâ izliyoruz.
O yüzden hâlâ gülüyoruz, bazen de saçma bir sahnede gözlerimiz doluyor.
Çünkü bazı diziler sadece ekranda kalmaz…
İnsanın hayatına karışır… Tıpkı şimdiki bazı dizilerin hayata karışıp “Bu kadarı olmaz!” dediğimiz türden olumsuz yansımalardaki gibi… Sevgiyle kalın değerli okurlarım…