Biliyorum, biliyorum; her şey o seksenler akımıyla başladı! Son zamanlarda dillerden düşmeyen o meşhur "Ah, nerede o eski günler!" cümlesi, çoğumuz için tatlı bir kaçış durağı haline geldi. Sizlerin de mutlaka dikkatini çekmiştir kıymetli okurlarım; seksenlerin ve doksanların o samimi, telaşsız ve içten atmosferine övgüler yağdırırken; dünün insan ilişkileri bugünün soğuk teknolojisiyle kıyaslanıp duruyor. Fakat tam da bu noktada kendimize dürüstçe şu soruyu sormamız gerekiyor, bence:Özlediğimiz şey gerçekten o günlerin yaşam tarzı mı, yoksa bu özlemlerin hepsi hafızamızın bize sunduğu romantik bir illüzyon mu?
O zaman gelin, bugünün alışkanlıklarıyla geçmişin alışkanlıklarını şöyle bir yan yana koyup her şeye bir de başka bir açıdan bakalım...
Bugün bir yakınımızı aramadan önce bile telefon elimizdeyken bir an duraksıyoruz. Doğrudan aramak yerine önce bir mesaj atıp "Müsait misin, arayayım mı?" diye nezaket gereği bir izin istiyoruz. Çünkü iletişimin bu derece hızlandığı bir çağda, anlık bir sesli arama dahi karşı tarafın kişisel alanına müdahale gibi algılanabiliyor. Hatta önce mesaj atmadan direkt aradığımızda kabalık yaptığımız düşünülebiliyor. Peki, durum böyleyken; aynı insanların "Nerede o eski çat kapı komşuluklar, zamansız gelen misafirlikler..." diye iç geçirmesi sizce ne kadar gerçekçi?
Açık söyleyeceğim, bana pek de samimi gelmiyor. Geçmişe özlem duyan kaç kişi bugün kapısı aniden çalındığında gerçekten o eski neşeyle; "Buyurun, evimiz şenlendi!" diyebilir, sizce? Evin en mahrem anında, hiçbir ön hazırlık yokken kapıda beliren bir misafiri ağırlamak; günümüz insanının sınırlarına, kişisel alan hassasiyetine ve yorgunluk eşiğine ne kadar uygun? Hele ki Adana sıcağında…
Bunun yanında,bugün rehberimizi kaydırırken tek bir tıkla dünyayı ayağımıza getiriyor, birkaç saniyelik gecikmede bile sabırsızlanıyoruz. Aradığımız kişi biraz geç yanıt verdiğinde dahi beklemek sıkıntı yaratabiliyor. Oysa eskiden, sevdiğimiz ya da ulaşmak istediğimiz birinin sesini beş dakika duyabilmek uğruna jeton jeton sıralar beklendiğini hatırlıyoruz. Telefon kulübesinin önünde, soğukta ya da sıcakta saatlerce beklenen o kuyruklardan bahsediyorum…İçinde bulunduğumuz bu "hızlıerişim" çağında, aynı iletişimi kurmak için bugün kaçımızın o kulübe önünde beş dakika beklemeye sabrı yeter dersiniz?
İşte bu noktada tabloyu netleştirdiğimizde karşılaştığımız gerçek oldukça net! Bizler aslında geçmişin dayanışmasını, samimiyetini ve sunduğu duygu dünyasını özlüyoruz; ama o dönemin getirdiği meşakkati, imkânsızlığı ve sınır ihlâllerini yaşama fikrine pek de sıcak bakamıyoruz. Bugünün hızı, erişilebilirliği ve kişisel alan konforu ruhumuza öyle bir işledi ki; eskiye dair duyduğumuz hasret, pratik hayata geçmeyecek kadar steril bir hayranlıktan ibaret kalıyor.
Sözün özü belki de yapmamız gereken; geçmişi kusursuz bir cennet, bugünü ise tamamen bozulmuş bir çağ olarak görmekten hep birlikte vazgeçmektir. Geçmişin samimiyetini hatırlamak elbette kıymetlidir; fakat bugünün sunduğu sınır saygısını ve konforu yok saymadan, diye düşünüyorum… Gerçek denge, ne çat kapı gelen misafirden kaçmakta ne de aramadan önce mesaj atmayı bir soğukluk saymakta. Dünün içtenliğini, günümüzün sınır bilinciyle harmanlayabildiğimizde, özlediğimiz o insan kalitesini tam da bulunduğumuz anda yeniden yakalayabilmemiz oldukça mümkün. Anı da yaşayalım, anlayışla kıymetli okurlarım…