Kıymetli okurlarım, son zamanlarda gittiğimiz her mecliste, katıldığımız her sohbette tanıdık bir fısıltı dolaşıyor. Doksanlı, seksenli yıllara uzanan, giderek güçlenen bir özlem dalgası bu. Önce nostaljik bir trend, geçmişten ilham alan görsel ve müzikal bir seksenler akımı olarak başladı belki. Ancak o kıvılcım, çok geçmeden derin bir toplumsal arzuyu da tetiklemiş oldu. Şimdi çevrenizde kiminle konuşsanız, söz dönüp dolaşıp yine aynı yere çıkıyor: "Eskiden komşuluk başkaydı, dostluklar daha içtendi, hayat daha huzurlu ve samimiydi..."Bunlar söylenirken de dudaklar hafifçe kıvrılır ve omuzlar düşürülerek şimdiki zamandan uzaklaşma özlemi konuşanların yüzlerine yansır…
Sözün burasında ise biraz durup düşünmenizi rica edeceğim. Peki, gerçekten öyle miydi? Geçmiş, gerçekten de anlatıldığı kadar güzellemelere mi sahipti? Yoksa zihnimiz bize tatlı bir oyun mu oynuyor?
Bana göre bu toplumsal hafıza yenilenmesini yalnızca geçmişe yazılmış masum bir romantizm olarak okumak ve yorumlamak biraz eksik oluyor. İnsanoğlu, fıtratı gereği, ayağının altındaki zemin sarsıldığında köklerine, yani bildiği ve güvende hissettiği topraklara tutunmaya çalışıyor. İçinde bulunduğumuz çağ; baş döndürücü bir hızın, dijital kalabalıklar içinde yaşanan derin yalnızlıkların ve en önemlisi de geleceğe dair büyüyen bir belirsizlik hissiyatının çağı. Yarının ne getireceğini öngöremediğimiz her an, zihnimiz sığınacak güvenli bir liman arıyor.
İşte tam bu noktada geçmiş, bizim için bir sığınak haline gelmiş oluyor. Çünkü geçmiş, yaşanmış ve bitmiştir; gelecek sürprizlere de kapalıdır. Ve en önemlisi de tekinsiz değildir. Bildiğimiz yerdir ve güvenlidir. Sonu bilinen bir filmi izlemek gibidir de diyebiliriz eskileri anmak… Orada yenilgi dahi yaşanmış olsa, nasıl başa çıkıldığını biliriz. Oysa gelecek, sisli bir hava gibidir. Teknolojinin hızıyla dönüşen dünyada yarının meslekleri, yarının ilişkileri, yarının ahlâkî değerleri bile muğlaklaşırken; insanın düne sığınmasından daha doğal bir şey yok gibi…
Gerçekçi bir yaklaşımla ele aldığımızda, seksenlerin ve doksanların o imrenilen "arkadaş canlısı" ve "huzurlu" atmosferi, aslında o dönemin imkânlarıyla değil; o dönemin sınırlarıyla ilgiliydi. Bilginin ve iletişimin bu kadar hızlı tüketilmediği, ekranların aramıza girip bakışlarımızı bölmediği zamanlardı. Konuşurken birbirinin yüzüne bakan, habersizce kapısı çalınan, aynı sokağın kaderini paylaşan insan toplulukları vardı. Güven, tam da bu "öngörülebilirlik" ve "bir arada olma" halinden doğuyordu.
Bunlardan dolayı bugün özlenen şey sadece kasetler, vatkalı ceketler ya da tüplü televizyonlar değil, bana göre. Bizleresasında güvende olma hissini, anlaşılmayı ve gelecek kaygısı duymadan akşamı edebilmeyi özlüyoruz. Geleceğin belirsizliği üzerimize çöktükçe, çocukluğumuzun veya gençliğimizin o "tanıdık ve zararsız" sokaklarına kaçmaya çalışıyoruz.
Ancak unutmamak gerekir ki; geçmişi bir hafıza müzesi gibi ziyaret etmek ruhu beslese deorada da yaşayamayız. Asıl mesele, dünün o samimi dostluklarını, güven hissini ve dayanışma ruhunu bugünün soğuk ve belirsiz dünyasına nasıl taşıyacağımızdır. Geleceğin sisini dağıtmanın yolu, geçmişin gölgesine saklanmak değil; dünün o kuvvetli insanî bağlarını bugün yeniden inşa edebilmekte saklıdır. Anda kalın değerli okurlarım…