"Domates, biber, patlıcan...
Bir anda bütün dünyam karardı,
Bu sözlerle sanki dünyam yıkıldı..."
Kıymetli okurlarım, Barış Manço yıllar önce ne güzel söylemiş değil mi? Tabii onun dünyası başka bir sebepten kararmıştı ama benim dünyam bu pazarda fiyatları görünce tatlı tatlı bir aydınlandı, sonra şansın cilvesiyle hafifçe renklendi! Söze nasıl başlasam acaba... Bilemedim. Şöyle küçük bir anıma değinmek istiyorum... Malûm, günümüzde doğal yani organik ürünlere ulaşmak hâliyle zorlaştı. Ben de hem şöyle güzelce organik bir alışveriş yapayım hem de halkın kalbi pazarda attığı için "Bir pazara gideyim" dedim.
Pazara gidenler çok iyi bilir ama bilmeyenler için önce pazarın kısa bir kuralını söyleyeyim, sevgili okurlarım. Pazarı dolaşacaksın dolaşmasına ama öyle sabahın erken saatinde gitmeyeceksin! Akşamüstü serinliği çıktığında gideceksin ki hem hava serinlemiş olsun hem de ürünler biraz daha ekonomik olsun. Çünkü pazarcılar hem eve gidecekleri için ellerinde ürün kalmasın ister hem de pazar bitiş saati yaklaşmıştır. İşte bu pazarın gizli bir kuralıdır: Akşam saatlerinde gideceksin!
Tabii eline de olmazsa olmaz pazar arabasını alacaksın. Ben de çok sevdiğim o çiçekli, mor pazar arabamla beraber düştüm yollara, gittim pazara…
E değerli okurlarım, kurallar burada da bitmiyor tabii ki! Her yerin, her şeyin bir kuralı vardır. Pazar arabasını yerleştirmenin de bir âdâbı var. Öncelikle en ağır, en sert olan ürünleri alıp en alta koyacaksın. Eğer o sert ve ağır ürünleri üste koyarsan, altta kalan yumuşak sebzeler ve meyveler ezim ezim ezilir! O yüzden en alta tabii ki karpuzu koydum.
Halkın kalbinden sesleniyorum ki burada;karpuz kiloyla satılmıyordu, adet olarak satılıyordu! "Bir adet karpuz 100 lira" dediler. "Ooo," dedim; "…iyi, bayağı ekonomikmiş!" Niye böyle sevindim biliyor musunuz kıymetli okurlarım? Çünkü geçtiğimiz yıllardan hatırlıyorum; insanlar pazarda karpuzu dilimle, yarım almaya başlamışlardı. Fiyatlar öyle uçmuştu! Ben de kocaman karpuzun bütününü 100 lira görünce; "Aha, millet artık rahatça bütün alabilecek!" diye çok sevindim, oldukça ekonomik buldum. Bir tane karpuz aldım. "İyi iyi," dedim kendi kendime, "…bugün şanslı günümdü, demek ki her şey bayağı ekonomik olacak bu alışverişte."
Daha sonra oradan çıktım, domates almaya gittim. "Domatesin kilosu ne kadar?" dedim, 25 lira dediler. "Ooo," dedim, "…bu da çok güzelmiş!" Hani domatesin kilosunu 90 liradan, 100 liradan aldığımız günleri bildiğim için 25 lira bana inanılmaz düşük geldi. Onun için de ayrı bir sevindim tabii… 2 kilo da domates aldım 25 liradan.
Sonra arkamı döndüm, biber almaya gittim. Biberin kilosu normalde 60 liraymış ama "1 kilo alana 50 lira" dedi pazarcı. "Tamam," dedim, "…iyi bakalım." 1 kilo biberimi de aldım.
Tam gidiyordum ki o da ne! Pazarcı yüksek sesle bağırıyor: "Gelin gelin, buyurun! Domatesin kilosu 20 TL'ye düştüüü!"
Aa! Ben daha az önce 25 liraya aldım diye seviniyordum, meğer 20 liraya düşmüş! "Şans işte, kısmet..." dedim. Neyse, devam ettim alışverişe…
Sevgili okurlarım, bir de ne göreyim dersiniz? Biraz önce adetini 100 TL’den aldığım o karpuz... Şimdi olmuş 50 TL!
"Allah Allah!" dedim, "…Bugün herhalde pek şanslı günümde değilim!"
İşte böyledir şans ve hayat, kıymetli okurlarım... Şans dediğimiz şey bazen saniyelik bir zamanlamadır. Bazen istediğiniz her şey ardı ardına gelişir. Tam vaktinde doğru yerde olursunuz; her şey çok güzel, çok kusursuz olur. İstediğiniz her şey yerli yerindedir, mükemmel olur, hiçbir pürüz kalmaz. Bazen de şans sizden yana değildir işte... Hayat size tatlı bir muziplik yapar. En iyi kararı verdiğinizi ve en iyi şeyi aldığınızı zannettiğiniz anda bir bakarsınız, şöyle bir arkanızı dönersiniz ve "Tüh be! Aslında sadece iki dakika daha bekleseydim, çok daha iyisiyle karşılaşabilirmişim!" dersiniz. Ama olsun, şansın güzelliği de zaten bu tahmin edilemezliğinde gizli değil midir?
Yine de pazar arabamız dolsun, yüzümüzden gülücük, ağzımızdan tat eksik olmasın yeter ki... Ne de olsa bizler kanaatkâr insanlarız, öyle değil mi?
Sevgiyle kalın, hoşça kalın!