Hepimiz aslında kaktüs gibi sevilmek isteriz! Az bulunan ama kıymetli…
Kaktüs sevilmez derler…
Dikenlidir, uzaktan serttir, eline batabilir. Bir de çiçekçi vitrininde durup “beni alma” der gibi bakar… Oysa mesele kaktüs değil, bizim sabırsızlığımızdır. Her çiçeğin gül olmasını bekleyen bireylerden kaktüsü anlamasını beklemek zaten fazla iyimserlik olur.
Kaktüs, doğası gereği azla yetinir. Çok su verirsin, bozulur. Fazla ilgi gösterirsin, küser. “Ben seni çok sevdim!” cümlesinin bazı canlılarda tehdit olarak algılanması gibi… Kaktüs de öyledir. Sevgiyle değil, dozla yaşar.
Bir de kaktüs yetiştirmeyi herkes kendine yakıştırır. Sanki kolay işmiş gibi... “Ne olacak canım, suyu az, bakımı kolay!” Hayır efendim, hiç de öyle değil! Kaktüs sabır ister. Arada bir bakacaksın, ama rahatsız etmeyeceksin. Ne çok yaklaşacaksın ne tamamen unutacaksın. Yani tam da insan ilişkilerinde beceremediğimiz o denge meselesi…
Üstelik kaktüs fedakârdır. Kimse bilmez ama bulunduğu ortamın radyasyonunu içine çeker. Sessizce… “Ben senin için kendimi feda ediyorum!” diye Instagram hikâyesi atmaz. Kendini yorar ama ortamı temiz tutar. Tanıdık geldi mi?
Ve evet, kaktüs çiçek açar. Ama öyle her gün değil. Herkese de değil. Sabredenlere… Beklemeyi bilenlere… Dikenlerinden korkup kaçmayanlara… O çiçekleri görenler genelde şöyle der:
“Ben bunun çiçek açtığını bilmiyordum.”
Bilmiyorsun tabii! Çünkü beklemedin!
Kaktüs bize şunu öğretir:
Herkesle iyi geçinemezsin.
Herkesi mutlu edemezsin.
Ama doğru insan, seni doğru şekilde sever.
Bu yüzden sen benim için kaktüssün.
Herkesin anlayamadığı, bazılarına dikenlerini batırdığın, ama anlayana çok şey öğrettiğin için.
Az ilgiyle kuruyan, fazla ilgiyle bozulan…
Olduğun gibi kabul edilmediğinde susup kendi hâline çekilen…
Belki de sorun dikenlerde değil.
Belki bazı insanlar hâlâ gül seviyor diye, kaktüsü suçluyor.
Gül çok!
Kaktüs az!
O yüzden kıymetli…
Herhangi bir şeyi sevmek, “seviyor olabilmek” de öyle kıymetli… Sevgiyle kalın değerli okurlarım…