Bir çocuğun suça karıştığı haberini okuduğumuzda ilk refleksimiz hazırdır: “Nerede bu ailenin denetimi?” Oysa mesele bu kadar basit değildir. Çünkü hiçbir çocuk “suçlu” olarak doğmaz. Suç, çoğu zaman bir tercihten çok; itilmenin, dışlanmanın ve ihmalin sonucudur.
Bu çocukları suça sürükleyen ilk el, çoğu zaman görünmezdir: yoksulluk. Karnı aç, geleceğe dair umudu törpülenmiş, hayali küçültülmüş çocuk için sokak, bazen okuldan daha “gerçek”tir. Sokak ise acımasızdır; kuralları sert, rol modelleri yanlıştır. Orada güç, para ve aidiyet hızla sunulur. Bedeli ağır olsa da…
Aile ikinci halkadır. Parçalanmış, geçim derdiyle boğuşan, şiddetin normalleştiği evlerde çocuklar korunamaz. Sevgi ve ilgi eksikliği, denetimsizlikle birleştiğinde çocuk savunmasız kalır. Ama aileyi de tek başına suçlamak kolaycılıktır; çünkü aile de çoğu zaman sistemin yükü altında ezilir.
Eğitim sistemi üçüncü kırılma noktasıdır. Okuldan kopan çocuk, hayattan da kopar. Rehberlik hizmetlerinin yetersizliği, kalabalık sınıflar, bireyi görmeyen bir anlayış; risk altındaki çocuğu erkenden yakalayamaz. Okul, çocuk için güvenli liman olmaktan çıktığında, rüzgâr onu sokağa savurur.
Bir de suç örgütleri ve çeteler vardır. Onlar için çocuk, “kolay hedef”tir. Ceza indirimleri, düşük risk algısı ve çaresizlikten beslenen vaatler… Çocuklar, büyüklerin kurduğu kirli düzenin piyonları hâline getirilir.
Toplum olarak payımıza düşeni de görmezden gelemeyiz. Duyarsızlık, suçun sessiz ortağıdır. “Benim çocuğum değil” diyerek geçip gittiğimiz her an, bir çocuğun daha karanlığa itilmesine göz yummaktır.
Çözüm mü?
Çocukları cezalandırmak değil, korumak. Güçlü sosyal politikalar, aileyi ayakta tutan destekler, okulda erken uyarı mekanizmaları, sokakta etkin koruyucu hizmetler… Ve en önemlisi, çocukları suçtan önce gören bir vicdan.
Unutmayalım:
Bu çocukları suça kim sürüklüyor diye sormak yetmez. Asıl soru şudur: Biz onları tutmak için ne yaptık, ne yapmadık?