Adana… Güneşiyle bilinir, sıcağıyla anılır. İnsanının yüreği sıcak derler. Ama bugün sormak gerekiyor: Adana daha ne kadar soğuk olabilir?
Bu soğukluk havadan değil. Betonun gölgesinde üşüyen çocuklardan, kapısı çalınmayan evlerden, “bana dokunmayan yılan” sessizliğinden geliyor. Sokaklar kalabalık ama yalnızlık derin. Herkes bir yere yetişiyor; kimse kimseye yetişemiyor.
Bir çocuk suça sürükleniyor, “ailesi nerede?” deniyor. Bir genç kayboluyor, “kendi tercihi” deniyor. Bir yoksulluk haberi düşüyor, iki saniye bakılıp geçiliyor. İşte Adana’nın soğuğu burada başlıyor. Duyarsızlığın ayazında.
Oysa bu şehir, dayanışmayı bilir. Bir tencerenin kaynadığı evden komşuya kokusu gider. Bir acı düştüğünde mahalle ayağa kalkar. Ama son yıllarda, sanki kapılar biraz daha kapalı, perdeler biraz daha sıkı. Soğuk da buradan sızıyor içeri.
Adana daha ne kadar soğuk olabilir?
Bir çocuğun gözleri yardım isterken başka tarafa bakarsak, biraz daha.
Bir gencin elinden tutmak yerine etiket yapıştırırsak, biraz daha.
Bir sorunu “devlet çözsün” deyip vicdanımızı emekliye ayırırsak, biraz daha.
Bu şehir sıcağı sever ama asıl yüreğiyle ısınır. Isınmak için güneşe değil, birbirimize ihtiyacımız var. Çünkü Adana’nın soğuğu termometrede değil; insanın insana mesafesinde ölçülüyor.
Ve o mesafeyi kapatmadıkça, bu şehir…
Biraz daha, biraz daha soğuyacak.