Biraz klişe bir başlangıç olacak ama ‘biz küçükken’, günümüz çocuklarının yaşadığı pek çok şeyi yaşamadık. Yazıyı, ‘Bizim hiçbir şeyimiz yoktu. Şimdikilerin her şeyi var.’ şeklinde sürdürmeyi düşünmüyorum gerçekten. Evet! Biz bugünkü çocukların yaşadığı pek çok şeyi yaşamadık! Örneğin;
Kimse bizi karşısına oturtup kurallar ve yasaklar dizisinden bahsetmezdi saatlerce. Saygıyı, sevgiyi, iletişim kurmayı içinde bulunduğumuz toplumun dinamiklerine uyarak öğrendik, pekiştirdik. Doğrunun nazikçe takdir edildiği, yanlışın aşırıya kaçmadan söylendiği zamanlardı. Bir hatamız olduysa eğer gözlerinden anlardık büyüklerin ve bu da bir daha o hatayı yapmamamız için yeterli bir muameleydi. Aynı şekilde takdir edilmeyi de o gözlerin nazik bir mahcubiyetle yana süzülmesinden anlardık. Abartıya yer yoktu hayatımızda. Hayata yetişmek için bir acelemiz de!... Herkesin bir diğerinin, bir büyüğünün yaptığından ettiğinden hayatı öğrenerek büyüdüğü zamanlardan geldik biz. Yani demem o ki; toplumun kendi dinamikleri içerisinde hayatı ‘yaşayarak’ öğrendik.
Aslında hayat örnek olunarak ve örnek alınarak yaşanır. Okul her yerdir. Çocuk hayatı görerek gözlemleyerek öğrenir ve böylece sınırlarını belirler kolayca... Kültür, nesilden nesile bu şekilde doğal yollardan aktarılabilecek bir yapıya sahiptir aslında. İnsanın doğası da bunu pratik olarak öğrenmeye yatkındır. Yeter ki karşısında kendisine örnek olacak, yol gösterecek birileri olsun.
Peki, madem kendi doğal akışında hayatı şekillendirmek çok da zor değil; o halde neden günümüzde özellikle eğitim ve iletişim gibi konularda çok fazla sorun yaşıyoruz?
Birincisi; çok fazla bilgi kirliliği var. Çok fazla bilgiye maruz kalıyoruz. Ancak bu bilgiler yaşama dâhil edilip, bilgiye yaşanmışlık değeri katılmadığı zaman uçup gidiyor. Evet, uçup gidiyor! Hem de geride hiçbir iz bırakmadan gidiyor. Ne bir anı kalıyor geride ne de bir tecrübe. Ne bir fikir çıkıyor ortaya ne de kayda değer bir eser… Her şey kâinatın boşluğunda savrulup yitip gidiyor.
İkincisi ise tam da bu karmaşıklığın ve kaybın sebebini açıklar mahiyette: Değişimdeki hız! Yaşadığımız şu dönemlerde bir çağ kapanıyor, başka bir çağ açılıyor. Yakınçağı hızla geride bırakırken, teknoloji çağı, hızlı sosyalleşmeler ve hızlı tüketimler ile kendini gösterdi. ‘Değiştik’ ama çok hızlı oldu her şey. Bir bankta otururken önünüzden 200 km. hızla bir araç geçse (ki bu dilerim olmaz, trafikte hızı tasvip etmiyoruz) ve sonra size önünüzden geçen araç hangi modeldi, ne renkti diye sorsalar muhtemelen tam olarak görmediğinizi, aklınızda hiçbir şey kalmadığını, bulanık bir şey gördüğünüzü söyleyeceksiniz. Önünüzden hızla geçip giden araba, zihninizde pek fazla etki bırakmadı çünkü. Ona dair söyleyecek pek bir şeyiniz de yok bu yüzden. Muhtemelen ‘gözümün önünden öylece akıp gitti’ diyeceksiniz.
Benzer şekilde; bir çağın kapanıp başka bir çağın açılmasına tanıklık ettiğimiz şu dönemlerden geçerken, her şeyin, bilginin bile hayatımızda iz bırakmadan uçup gitmesini, araba örneğinde olduğu gibi gözümüzün önünden ve hayatımızdan öylece akıp gitmesine bağlayabiliriz. Tanıklık ettiğimiz bu hızlı değişim çağı, iz ve etki bırakmadan öylece geçip gidiyor gözlerimizin önünden.
Teknoloji çağının ardından Dijital Çağ, Bilgi Çağı derken şimdi de Yapay Zekâ Çağını yaşıyoruz. Karşımıza çıkan video veya resimlerin gerçek olup olmadığı bile belli değil artık. Bu kadar hızlı gelişmeler yaşanıyor ve bir şeyler gitgide daha fazla teknolojinin ve yapay zekânın eline geçiyorken; biz çok önemli bir şeyi kaybediyoruz: Yazının en başında bahsettiğim, biz küçükken tattığımız ama şimdiki neslin bilmediği, pek çok yetişkinin de unuttuğu veya bilerek- bilmeyerek ihmal ettiği o ‘doğal otokontrol sistemi’!
Şimdi gelin, hayata günümüz çocuklarının gözünden bakmaya çalışalım. Yeni nesil, her kafadan (canlı ya da yapay) çıkan her türlü sesin arasında kaybolmuştuk hissi yaşıyor. Zaten sürekli değişen sistemlere adapte olmaya çalışıyor çocuklar. Bir de bir sürü kavram karmaşası, boylarını aşan yarışlar, 'level atlatarak' başarıya götürmeyi! vaat eden oyunlar, aralarında konuşacak doğal pek fazla bir şeyin kalmamış olması, kelime dağarcığının azalması ve iletişimde yaşanan zorluklarla baş başa kalmış durumdalar. Sistemler ve sınavlarla boğuşurken bir de ‘kendileri de bu hızlı değişime adapte olamadığı için doğalına aykırı yönde değişen yetişkinlerin tutumları’, çocukları olumsuz etkiliyor.
Git gide yapaylaşan dünyada, doğal olan, doğal kalan ne varsa koruyalım. Kadim bilgiden ve yüreğimizdeki içgüdüden yararlanalım. Nesiller boyunca insanlar çocuk yetiştirdiler. Bu kadar karmaşık bilgi dayatması da yoktu üstelik. Biz hâlâ geçmişten gelen kadim bilginin izlerine sahibiz. ‘Büyüdükten sonra’ ne oldu o bilgilere? Unuttuk mu yoksa? Gelin onları hatırlayalım. Çocuklara örnek olacak adımlar atalım. Onlara bir gelecek borçlu olduğumuzu ve bundan sorumlu olduğumuzu unutmayalım. Nereye savuracağı belli olmayan, davulun tokmağa vurur gibi kafamıza bam bam diye vuran dağınık ve tutarsız, hızlı ve pirime dayalı bilgiden korunalım; çocukları da koruyalım.
Kıymetlilerimiz için emek vermeye değer…