Nahide Boğa
Köşe Yazarı
Nahide Boğa
 

MAZİNİN KAPISI ARALANDI

MAZİNİN KAPISI ARALANDI BİZ ÇOCUKKEN… Bir önceki ‘Hayatın Her Anı Güzel Biz Yeter Ki Gülümseyerek Bakalım Hayata’ başlıklı yazımda, bir çiçek fotoğrafıyla nasıl geçmişe gittiğimi, hayatın her anının kıymetli olduğunu ve değerinin bilinmesi gerektiğini, hız ve tüketim çağının bizlere neler kaybettirdiğini, çocukluk anılarımızın nasıl oluyor da her daim taze kalabildiğini, çocukluktaki hislerimizle bu güne nasıl bakmamız gerektiğiniz anlatmaya çalışmıştım. Bir sonraki yazım için de bir ipucu vermiştim yine aynı yazıda. Bir sonraki yazımda sizleri kendi çocukluğuma götüreceğim demiştim. Haydi gelin şimdi zamanda biraz yolculuk yapalım. Bakalım bu yolculukta neler hissdeceğiz… Ben küçükken oldukça sessiz, kendi halinde bir çocuktum. Çenem sonradan açıldı sevgili arkadaşlarım.  Baya bildiğiniz uslu, okula gidip gelen, dersine çalışan bir çocuktum. Ne okul öncesinde, ne de okul çağında haşarılıklarım falan da olmadı. Hep meraklı gözlerle bakardım etrafa. Bir ağacın çiçek verişinden meyveye dönüşüne kadar her anını gözlemlerdim. Bahçede beslediğimiz civciclerin uyuyup uyanma saatlerine tanıklık ederdim. Gün boyunca bahçeyi bitmeyen bir enerji ile turlayıp didiklemeleri, akşamları ağacın dalına tüneyip, gözleri yarı açık bir şekilde uyumaları güldürürdü beni… En büyük eğlencem hafta sonları dedemlerin tarlasında kuzenlerimle koşup oynamaktı. Tarla sulanan kanallardaki çamurları yoğurup kendimize oyuncaklar yapardık. (Şimdilerde mutfak işlerinde fazla haşir neşir olmanın temellerini taa o zamanlar atmışım demek ki…)  Otlardan çiçek demetleri hazırlardık. Ağaç kabuklarına dokunurduk. Onların mevsimler döndükçe her defasında nasıl da tazelenip yeniden meyveye durduğuna şahit olurduk. Ağaca tırmanmaktan, önceleri çok korksam da sonradan çok sevdim... Daldan dala geçerken, meyveleri de ağzımıza atıverirdik tabi. Dalına salıncak kurardık ağaçların. Düşer kalkar yine eğlenmeye devam ederdik. Papatyalardan taç yapardık kuzenlerle birlikte… Ben yapamazdım, beceremezdim, itiraf edeyim. Hâlâ da yapamıyorum papatya tacı. Kuzenlerim benim için de bir tac yapıp bana verirlerdi sağ olsunlar.  Şimdilerde papatyalar kırları süslüyor. Yapabilen yapsın, hiç durmasın. İsteyen seviyor-sevmiyor diye papatya falı da baksın tabi. Sonuca inanıp inanmamak size kalmış. İpek böceği besledim bir dönem. Çok severdim onları. Kozaya girip çıktıklarına tanık olmak, doğanın sayısız mucizelerinden sadece biriydi. Dut yapraklarıyla özene bezene besler, kozaya girip, kelebek olarak çıkma evrelerini sevinçle izlerdim böceklerin. Sonradan çocuklarım için de eve ipek böceği getirdim ama benim kadar ilgilenmediler… Belki de annelerinin bir böceğin yaşamıyla bu kadar yakından ilgilenmesine şaşırmışlardır, bilemiyorum… Susam sokağını ve sevimli civciv Calimero'yu çok severdim. Hiç kaçırmazdım diyebilirim. Susam sokağı farklı bir dünyaydı benim için. O mahalle ortamı, bu gün bile insanların hayalini süsleyecek kadar samimi ve sıcaktı. Calimero ise hayatla yıldızı pek barışmayan ama buna rağmen içindeki sevgiyi ve umudu yeşertecek bir şeyler hep bulan sevimli bir kahraman... Biraz Calimero olsak mı acaba? Özellikle kış günü okuldan eve döndüğüm saatleri iple çekerdim. Çünkü ev, nefis çorba kokardı. Ben şimdi ne yaparsam yapayım aynısı olmuyor. Annemin sırrı nedir acaba? Bakkaldan pek bir şey almazdık. Ama cino'yu bilen bilir. Cino alırdım bakkaldan hep. Şimdilerde ne zaman cino görsem alırım hemen. Çocukluğum gelir aklıma. Ama tadı aynı değil. Bir de annem bahçe pikniği yaptığımız zaman beyaz gazoz (adı böyledi) aldırırdı. Demem o ki pek fazla katkı maddeli gıda tüketmedik. Buna rağmen sağlık konusunda halimiz yaman! Rahmetli babam o zaman tek kanal olan TRT'den sürekli haber izlerdi. Haber bültenleri de şimdiki kadar hareketli değildi. Zaten ekran siyah-beyaz. Siyasi liderlerin fotoğrafları ekrana gelir, onların söylemlerini spiker dile getirirdi. Ben bunun ne olduğuna bir türlü anlam veremezdim. Ama belli ki çok önemli şeylerdi. Babam sürekli izlediğine göre! Televizyon demişken; TRT sabah belli bir saatte açılır, akşam belli bir saate kapanırdı. Her açılış ve kapanışta İstiklal Marşı okunurdu. Pür dikkat onu izler ve eşlik ederdim. Bir de televizyonda gördüğüm çocuk korolarını çok severdim. Bir gün o çocukların yerinde olmak isterdim. Ama sanırım çocuk korosuna katılmak için biraz geç kaldım… Epey geç… Barış Manço'yu da unutmamak gerek. 7'den 77'ye programı unutulur mu? Her bölümde bizi dünyanın başka bir yerine götürürdü. Dünya turuna çıktık beraber… Adam Olacak Çocuk köşesi ise çocukların hünerlerini sergilediği bir bölümdü. Tabi ki Barış Manço'nun eşsiz sunumu ve enerjisi ile. Keşke şimdi de çocuklar için böyle güzel programlar yapılsa. Televizyon konusuna bu kadar değinmişken bir şeyi itiraf etmeden geçmeyeyim. Kaç kişi düşündü benim gibi bilmiyorum. Lütfen bana bu konuda tek olduğumu söylemeyin… İnsanların televizyonun içine nasıl girdiğine, küçücük kutuya nasıl sığdığına bir türlü anlam vermezdim. Hele bir de radyo korosu hakkında teorim vardı ki; eyvah eyvah! Koro üyelerinin radyonun içine nasıl sığdığını düşünmek bir yana dursun, nasıl oluyor da o küçücük yerde tıkış tıkış dururken bu kadar güzel şarkı türkü söyleyebiliyorlardı! Teknoloji çağının içine doğan gençler bu yazımı okuyunca ne düşünecekler merak ediyorum.  Yanımdan ayırmadığım bir pelüş ayıcığım vardı. İçindeki pamuk dışa taşsa da o benim çok sevdiğimdi. Bayramdan önceki akşam, şaka değil ayakkabılarımı başucuma koyardım. Hadi yatağın başına diyelim… Sabahı iple çeker, erkenden uyanır bayram coşkusunu yaşardık ailecek. Anne-babadan gizlice şeker aşırıp aşırıp yemek, bugün bile bir bayram klasiğidir, eminim… Bayramda gittiğim ev ziyaretlerinde verilen şekerleri nerdeyse eriyene kadar avuç içimde tutar, eve dönünce yerdim… Çocukluk işte. Bir de çok şeker yemeğin, karnınız ağrır söyleminin gerçeklik payı var. Dikkat edin çocuklar! Büyüklerin dizinin dibine oturup geçmişe dair anlatılarını, efsaneleri, hikâyeleri dinlemeyi de çok severdim. Hafızamdaki birikimlerin belki de en önemli kısmı, o anlatıları dinlerken gelişmiştir. Bu yüzden bu gün bile oturup bir dostla, ahbapla iki lafın belini kırmak çok kıymetlidir benim için. Anlatmakla bitmez bu yazı. Siz de hatırlayın yüzünüzü güldüren anları ve geçmiş hatıraları. Ve hatırlatın herkese. Yaşanmışlıklar, tecrübeler, hikâyeler, masallar, efsaneler anlatılsın nesilden nesile. Unutulmasın! Eski günleri yâd etmek biraz neşe, biraz hüzün barındırır bazen. Ama yine de güzeldir. Ben büyüklerin etrafında dolanıp, anlattıklarına kulak kabartmayı çok severdim. Belki şimdiki çocuklar da bizleri dinleyerek bir şeyler katarlar gönül hanelerine. Peki neden yazdım bu yazıyı? Neden uzattım lafı bu kadar? Yazıyı yazma sebebim: Hem yetişkinleri geçmişte bir gezintiye çıkararak kendi çocukluk anılarını hatırlamalarına yardımcı olmak hem de çocuklara, hayatın her anını çocuk gibi yaşamaları gerektiğini vurgulamak… Not: Yazının devamı var sevgili okuyucularım. Uzun bir yazı olduğu için devamını kesip bir sonraki yazıda yayınlayacağım. Bu konuda sizleri çok bekletmeyeceğime emin olabilirsiniz. Bu yazıda biz çocukken nasıldık konusuna değinmeye çalıştım. Bir sonrakinde ise biz bu günün çocuklarından ne bekliyoruz konusuna değineceğim.
Ekleme Tarihi: 15 Mayıs 2026 -Cuma
Nahide Boğa

MAZİNİN KAPISI ARALANDI

MAZİNİN KAPISI ARALANDI
BİZ ÇOCUKKEN…
Bir önceki ‘Hayatın Her Anı Güzel Biz Yeter Ki Gülümseyerek Bakalım Hayata’ başlıklı yazımda, bir çiçek fotoğrafıyla nasıl geçmişe gittiğimi, hayatın her anının kıymetli olduğunu ve değerinin bilinmesi gerektiğini, hız ve tüketim çağının bizlere neler kaybettirdiğini, çocukluk anılarımızın nasıl oluyor da her daim taze kalabildiğini, çocukluktaki hislerimizle bu güne nasıl bakmamız gerektiğiniz anlatmaya çalışmıştım. Bir sonraki yazım için de bir ipucu vermiştim yine aynı yazıda. Bir sonraki yazımda sizleri kendi çocukluğuma götüreceğim demiştim.

Haydi gelin şimdi zamanda biraz yolculuk yapalım. Bakalım bu yolculukta neler hissdeceğiz…

Ben küçükken oldukça sessiz, kendi halinde bir çocuktum. Çenem sonradan açıldı sevgili arkadaşlarım.  Baya bildiğiniz uslu, okula gidip gelen, dersine çalışan bir çocuktum. Ne okul öncesinde, ne de okul çağında haşarılıklarım falan da olmadı. Hep meraklı gözlerle bakardım etrafa. Bir ağacın çiçek verişinden meyveye dönüşüne kadar her anını gözlemlerdim. Bahçede beslediğimiz civciclerin uyuyup uyanma saatlerine tanıklık ederdim. Gün boyunca bahçeyi bitmeyen bir enerji ile turlayıp didiklemeleri, akşamları ağacın dalına tüneyip, gözleri yarı açık bir şekilde uyumaları güldürürdü beni…

En büyük eğlencem hafta sonları dedemlerin tarlasında kuzenlerimle koşup oynamaktı. Tarla sulanan kanallardaki çamurları yoğurup kendimize oyuncaklar yapardık. (Şimdilerde mutfak işlerinde fazla haşir neşir olmanın temellerini taa o zamanlar atmışım demek ki…)  Otlardan çiçek demetleri hazırlardık. Ağaç kabuklarına dokunurduk. Onların mevsimler döndükçe her defasında nasıl da tazelenip yeniden meyveye durduğuna şahit olurduk.

Ağaca tırmanmaktan, önceleri çok korksam da sonradan çok sevdim... Daldan dala geçerken, meyveleri de ağzımıza atıverirdik tabi. Dalına salıncak kurardık ağaçların. Düşer kalkar yine eğlenmeye devam ederdik. Papatyalardan taç yapardık kuzenlerle birlikte… Ben yapamazdım, beceremezdim, itiraf edeyim. Hâlâ da yapamıyorum papatya tacı. Kuzenlerim benim için de bir tac yapıp bana verirlerdi sağ olsunlar.  Şimdilerde papatyalar kırları süslüyor. Yapabilen yapsın, hiç durmasın. İsteyen seviyor-sevmiyor diye papatya falı da baksın tabi. Sonuca inanıp inanmamak size kalmış.

İpek böceği besledim bir dönem. Çok severdim onları. Kozaya girip çıktıklarına tanık olmak, doğanın sayısız mucizelerinden sadece biriydi. Dut yapraklarıyla özene bezene besler, kozaya girip, kelebek olarak çıkma evrelerini sevinçle izlerdim böceklerin. Sonradan çocuklarım için de eve ipek böceği getirdim ama benim kadar ilgilenmediler… Belki de annelerinin bir böceğin yaşamıyla bu kadar yakından ilgilenmesine şaşırmışlardır, bilemiyorum…

Susam sokağını ve sevimli civciv Calimero'yu çok severdim. Hiç kaçırmazdım diyebilirim. Susam sokağı farklı bir dünyaydı benim için. O mahalle ortamı, bu gün bile insanların hayalini süsleyecek kadar samimi ve sıcaktı. Calimero ise hayatla yıldızı pek barışmayan ama buna rağmen içindeki sevgiyi ve umudu yeşertecek bir şeyler hep bulan sevimli bir kahraman... Biraz Calimero olsak mı acaba?

Özellikle kış günü okuldan eve döndüğüm saatleri iple çekerdim. Çünkü ev, nefis çorba kokardı. Ben şimdi ne yaparsam yapayım aynısı olmuyor. Annemin sırrı nedir acaba?

Bakkaldan pek bir şey almazdık. Ama cino'yu bilen bilir. Cino alırdım bakkaldan hep. Şimdilerde ne zaman cino görsem alırım hemen. Çocukluğum gelir aklıma. Ama tadı aynı değil. Bir de annem bahçe pikniği yaptığımız zaman beyaz gazoz (adı böyledi) aldırırdı. Demem o ki pek fazla katkı maddeli gıda tüketmedik. Buna rağmen sağlık konusunda halimiz yaman!

Rahmetli babam o zaman tek kanal olan TRT'den sürekli haber izlerdi. Haber bültenleri de şimdiki kadar hareketli değildi. Zaten ekran siyah-beyaz. Siyasi liderlerin fotoğrafları ekrana gelir, onların söylemlerini spiker dile getirirdi. Ben bunun ne olduğuna bir türlü anlam veremezdim. Ama belli ki çok önemli şeylerdi. Babam sürekli izlediğine göre!

Televizyon demişken; TRT sabah belli bir saatte açılır, akşam belli bir saate kapanırdı. Her açılış ve kapanışta İstiklal Marşı okunurdu. Pür dikkat onu izler ve eşlik ederdim.

Bir de televizyonda gördüğüm çocuk korolarını çok severdim. Bir gün o çocukların yerinde olmak isterdim. Ama sanırım çocuk korosuna katılmak için biraz geç kaldım… Epey geç…

Barış Manço'yu da unutmamak gerek. 7'den 77'ye programı unutulur mu? Her bölümde bizi dünyanın başka bir yerine götürürdü. Dünya turuna çıktık beraber… Adam Olacak Çocuk köşesi ise çocukların hünerlerini sergilediği bir bölümdü. Tabi ki Barış Manço'nun eşsiz sunumu ve enerjisi ile. Keşke şimdi de çocuklar için böyle güzel programlar yapılsa.

Televizyon konusuna bu kadar değinmişken bir şeyi itiraf etmeden geçmeyeyim. Kaç kişi düşündü benim gibi bilmiyorum. Lütfen bana bu konuda tek olduğumu söylemeyin… İnsanların televizyonun içine nasıl girdiğine, küçücük kutuya nasıl sığdığına bir türlü anlam vermezdim. Hele bir de radyo korosu hakkında teorim vardı ki; eyvah eyvah! Koro üyelerinin radyonun içine nasıl sığdığını düşünmek bir yana dursun, nasıl oluyor da o küçücük yerde tıkış tıkış dururken bu kadar güzel şarkı türkü söyleyebiliyorlardı! Teknoloji çağının içine doğan gençler bu yazımı okuyunca ne düşünecekler merak ediyorum. 

Yanımdan ayırmadığım bir pelüş ayıcığım vardı. İçindeki pamuk dışa taşsa da o benim çok sevdiğimdi. Bayramdan önceki akşam, şaka değil ayakkabılarımı başucuma koyardım. Hadi yatağın başına diyelim… Sabahı iple çeker, erkenden uyanır bayram coşkusunu yaşardık ailecek. Anne-babadan gizlice şeker aşırıp aşırıp yemek, bugün bile bir bayram klasiğidir, eminim… Bayramda gittiğim ev ziyaretlerinde verilen şekerleri nerdeyse eriyene kadar avuç içimde tutar, eve dönünce yerdim… Çocukluk işte. Bir de çok şeker yemeğin, karnınız ağrır söyleminin gerçeklik payı var. Dikkat edin çocuklar!

Büyüklerin dizinin dibine oturup geçmişe dair anlatılarını, efsaneleri, hikâyeleri dinlemeyi de çok severdim. Hafızamdaki birikimlerin belki de en önemli kısmı, o anlatıları dinlerken gelişmiştir. Bu yüzden bu gün bile oturup bir dostla, ahbapla iki lafın belini kırmak çok kıymetlidir benim için.

Anlatmakla bitmez bu yazı. Siz de hatırlayın yüzünüzü güldüren anları ve geçmiş hatıraları. Ve hatırlatın herkese. Yaşanmışlıklar, tecrübeler, hikâyeler, masallar, efsaneler anlatılsın nesilden nesile. Unutulmasın! Eski günleri yâd etmek biraz neşe, biraz hüzün barındırır bazen. Ama yine de güzeldir. Ben büyüklerin etrafında dolanıp, anlattıklarına kulak kabartmayı çok severdim. Belki şimdiki çocuklar da bizleri dinleyerek bir şeyler katarlar gönül hanelerine.

Peki neden yazdım bu yazıyı? Neden uzattım lafı bu kadar? Yazıyı yazma sebebim: Hem yetişkinleri geçmişte bir gezintiye çıkararak kendi çocukluk anılarını hatırlamalarına yardımcı olmak hem de çocuklara, hayatın her anını çocuk gibi yaşamaları gerektiğini vurgulamak…

Not: Yazının devamı var sevgili okuyucularım. Uzun bir yazı olduğu için devamını kesip bir sonraki yazıda yayınlayacağım. Bu konuda sizleri çok bekletmeyeceğime emin olabilirsiniz. Bu yazıda biz çocukken nasıldık konusuna değinmeye çalıştım. Bir sonrakinde ise biz bu günün çocuklarından ne bekliyoruz konusuna değineceğim.

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (1)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve adanayerelhaber.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Hilal Şahin
(15.05.2026 13:13 - #2808)
Bir sonraki yazınızı heyecanla bekliyoruz hocam
Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve adanayerelhaber.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
(0) (0)
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.
islami chat islami sohbetler bizim mekan çemberleme makinası kurumsal web dini chat