Bir mesaj göndeririz, yanıt gelmez. Bir konuşma yarım kalır, beklediğimiz açıklama yapılmaz. Önce “Yoğundur,” diye düşünürüz. Zaman geçtikçe aklımız başka ihtimaller üretmeye başlar: “Acaba yanlış bir şey mi söyledim?”, “Bana kırıldı mı?”, “Artık konuşmak istemiyor mu?” Cevap gelmeyen yerde zihnimiz çoğu zaman kendi hikâyesini yazar.
Belirsizlik, özellikle önem verdiğimiz ilişkilerde, tek bir olaydan daha fazla yer kaplayabilir. Çünkü elimizde tamamlanmış bir bilgi yoktur. Bir davranışın nedenini bilmediğimizde, boşlukları kendi korkularımızla, geçmiş deneyimlerimizle ya da beklentilerimizle doldurabiliriz. Böylece henüz doğrulanmamış bir ihtimal, giderek gerçekmiş gibi hissettirmeye başlar.
Bu sırada kendimizi de sorgulamaya koyuluruz. Konuşmayı baştan sona zihnimizde tekrar eder, kullandığımız kelimeleri inceleriz. Bazen gerçekten açıklığa kavuşturulması gereken bir durum vardır; bazen de karşı tarafın sessizliği, bizim kontrol edemeyeceğimiz bir sürecin parçasıdır. Her iki durumda da tahmin yürütmek, bize kesinlik sağlamaz.
Cevapsız kalan bir soruyla karşılaştığımızda önce bildiklerimizle varsaydıklarımızı ayırabiliriz. Bildiğimiz şey, örneğin henüz yanıt alamadığımızdır. “Bana değer vermiyor” ya da “Kesin bir hata yaptım” ise elimizde başka bilgi yoksa bir yorumdur. Bu ayrım, duygularımızı küçümsemeden daha sakin bir yerden bakmamıza yardımcı olur.
Gerekli olduğunda açık ve sakin bir soru sormak da mümkündür: “Son konuşmamızdan sonra aramızda bir mesafe hissettim. Senin tarafından nasıl göründüğünü merak ediyorum.” Böyle bir cümle suçlama içermez; karşı tarafa düşüncesini anlatma alanı bırakır. Yanıtın gelmemesi ya da yeterince açık olmaması da bize ilişkinin şu anki hâli hakkında bilgi verir.
Her sorunun cevabını hemen alamayabiliriz. Fakat cevabı beklerken kendimizi suçlamadan, hayatımızı tek bir ihtimale göre düzenlemeden durabiliriz. Bazen açıklık bir konuşmayla gelir; bazen de karşımızdakinin tutumunu zaman içinde görerek oluşur.
Cevapsız kalan sorular zihnimizde büyüdüğünde kendimize şunu hatırlatabiliriz: Bilmediğim şeyi kesin bir hükme dönüştürmek zorunda değilim. Önce sorabilir, dinleyebilir ve sonra gördüğüm davranışlara göre karar verebilirim.