Rol Yorulur, Hâl Kalır
Bir süredir şu soruyu kendime soruyorum:
İnsan gerçekten değişebilir mi, yoksa sadece şartlara göre frekans mı değiştiriyor? Şartlar değiştiğinde yönünü kaybeden, nefsine ve çıkarına teslim olan varlıklar mıyız; yoksa özündeki o saf ışığı koruyabilenler mi?
Hayata ve insanlara baktığımda iki farklı varoluş boyutu görüyorum.
Birincisi, bulunduğu kabın şeklini alan insan... İyiliği sadece işine geldiği sürece yapan, maskeli bir nezaketle karşılık bekleyen, gücün ve egonun yanında saf tutan insan... Yani nefsini rehber edinenler.
İkincisi ise özünü koruyan, hep aynı kalan insan... Kimsenin görmediği, hiçbir kameranın kaydetmediği o mutlak yalnızlıkta bile dürüst olan... İyiliği alkışlanmak için değil, vicdanı ve kalbindeki o ilahi ses emrettiği için yapan insan. Dışarıdaki kavgalardan ziyade, kendi içindeki o büyük cihatla, nefs terbiyesiyle meşgul olanlar...
Bazen bu hakikati hayatın çok küçük anlarında gözlemliyorum.
Mesela yere düşen bir cüzdan...
Biri etrafına bakıp dünyevi gözleri ve kameraları kontrol eder; diğeriyse Yaradan’ın her an gördüğünün bilinciyle (ihlasla), cüzdanı sahibine ulaştırmanın derdine düşer.
Ya da trafikte...
Kimse bakmıyorken kırmızı ışıkta geçen biriyle, yol bomboş olsa bile o kurala uyan biri arasındaki fark sadece bir "kural" meselesi değildir. O davranışı doğuran iç dünyadır, kalbin hizalanmasıdır.
İş hayatında da, şifa yollarında da bu böyledir...
Güç sahibinin, makamın önünde eğilip; evrendeki her zerreye hizmet eden bir temizlik görevlisine selam vermeyen biri vardır. Bir de makamı, etiketi değil; karşısındaki canı, o candaki ilahi tecelliyi görenler...
Çünkü karakter ve hakiki şifa, güçlü olana nasıl davrandığınla değil; senden hiçbir çıkarı olmayan dünyaya ve insana karşı ne kadar saf ve hesapsız kalabildiğinle ölçülür.
İçimizde sürekli isteyen, tüketen, haklı çıkmaya çalışan egoist bir taraf var. Ama aynı zamanda sessizce, derinden doğruyu ve evrensel sevgiyi hatırlatan o ilahi esinti de mevcut. Hayat, aslında bu iki sesten hangisini beslediğimizin, hangisine kanal olduğumuzun hikâyesidir.
İyi "görünmek" kolaydır.
Asıl zor ve kıymetli olan, kimsenin görmediği yerde de iyi "kalabilmektir."
Çünkü görünmek bir roldür.
Olmak ise bir hâldir.
Rol emek ister, zihinsel bir çabadır.
Rol hesap yapar, enerji tüketir.
Rol sürekli sahte bir egoyu korumaya çalışır.
Ama hâl kendiliğinden akar; evrensel yaşam enerjisinin, saf sevginin kaynaktan süzülmesi gibidir.
Bu yüzden zaman geçtikçe roller yorulur. Maskeler ağırlaşır. Dünyevi hesaplar altüst olur. Fakat insanın hakiki hâli, o saf enerjisi ve kalbinin aslı baki kalır.
Belki de gerçek tekamül ve olgunluk, başkalarını değiştirmeye çalışmaktan vazgeçip kendi nefsini bilmekle, kendi özünü tanımakla başlar.
Ve belki de tüm bu dünya sürgünü, bu şifa yolculuğu tek bir cümlede saklıdır:
Rol yorulur, hâl kalır.