Yarım Günlük Maaş Değil, Bir Ömürlük Duruş:

GÜNDEM 01.05.2026 - 16:26, Güncelleme: 01.05.2026 - 16:26 179 kez okundu.
 

Yarım Günlük Maaş Değil, Bir Ömürlük Duruş:

Denizli Eğitim Gücü Sen İl Şube Başkan Yardımcısı Ömer KACAR;İnsanı yaşat ki devlet yaşasın.

Yarım Günlük Maaş Değil, Bir Ömürlük Duruş: Eğitimcinin İtibar Sınavı Katıldığımız bir Güvenli Okul İklimi Toplantısı panelinden zihnimde ağır bir tortu, kalbimizde ise derin bir sitemle ayrıldık. Salon oldukça kalabalıktı, bazı cümleler çok iddialıydı; ancak salondaki havayı soluduğumda, dışarıdaki yakıcı gerçek! ile içerideki bürokratik algı! arasındaki uçurum beni dehşete düşürdü. Toplantının bir bölümünde okul müdürlerimize ve özellikle rehber öğretmenlerimize, omuzlarının taşıyamayacağı kadar ağır görevler yüklendi. İşin en acı tarafı ise bu yükün altında ilk ezilecek olan meslektaşlarımın (Okul Müdürleri) bir kısmının, kendilerini risk altına atan sözleri hararetle alkışlamasıydı. Başımıza geleceklerin henüz farkında mı değiliz, yoksa "celladına âşık" bir sessizliğe mi gömüldük? Anlayamadık.(?!) Panelde dile getirilen bir istatistik ise meselenin vahametini başka bir boyuta taşıdı. Bir bireyin öğrencilik süreci boyunca yaklaşık 160 bin saat yaşadığı (süreç geçirdiği), bunun sadece 11 bin saatinin okulda geçtiği verisi üzerinden yapılan; “Madem bu kadar kısa süre için bu kadar öğretmene niye maaş veriyoruz bunu da sorgulamak lazım, süre biraz düşük kaldı.” şeklindeki espri-gaf karışımı sözler, salonda buz gibi bir hava estirdi. Her ne kadar sonrasında bu sözün "espri" olduğu ısrarla vurgulansa da toplumun öğretmene bakış açısının bu denli zedelendiği bir dönemde, bu tür ifadelerin esprisi dahi bizleri derinden yaralamaktadır. Şunu artık idrak etmemiz gerekiyor: Her istatistik verinin objektif bir karşılığı yoktur. Hele ki bu Öğretmenlik mesleği ise; mesai saatiyle ölçülebilecek bir zanaat değildir. Öğretmen sadece 08.00-17.00 arasında çalışmaz; o gece hayal kurar, gündüz emek verir, hafta sonu fedakârlık yapar. O sadece öğrenciye ders anlatmaz; yeri gelir öğrencinin annesine rehber, babasına da öğretmen olur. CİMER üzerinden yapılan asılsız şikâyetlerin ağırlığı altında ezilirken bile sınıfına girdiğinde omuzlarındaki yükü kapıda bırakıp öğrencisinin gözünün içine bakar. Geleceği inşa eden bir meslek grubu, üzerindeki baskılar nedeniyle artık en masum espriyi bile kaldıramayacak bir hassasiyet eşiğine gelmiştir. Unutulmamalıdır ki valileri, doktorları ve nice devlet adamlarını yetiştiren o "elinden yetkisi alınmış!" öğretmenlerdir. Okul müdürlerinin ve öğretmenlerin elinden yetkiyi alıp onları savunmasız bırakmak, sonra da bu etkisiz bırakılmış kitleden mucizeler beklemek ne kadar manidarsa; tüm bu baskılara, yıldırmalara rağmen vicdani sorumluluğuyla elinden geleni yapan eğitimcilerimizin varlığı da o kadar kıymetlidir. Eğitim camiamız çok iyi hatırlayacaktır ki geçmiş dönemlerde bazı devlet ricali’nin ifadeleri; Öğretmenler 3 ay tatil yapıyor vurgusu: bir devlet bakanımız sık sık öğretmenlerin diğer memurlara oranla çok daha az çalıştığını ve uzun tatil sürelerine sahip olduğunu dile getirmesi… ;Veliyi üzen öğretmeni ve okul müdürünü ben de üzerim ifadesi… Eminönü’nde bekleyen işsizler gibiler Atama bekleyen öğretmenlerin durumunu Eminönü’ndeki işsizlere benzetmesi… Dizini kırıp otursunlar  Atama taleplerine karşılık kullanılan ifadeler… Öğretmenler yarım gün çalışıyorr  öğretmenlerin mesai saatlerini eleştirerek, Öğretmenler haftada 15-20 saat derse giriyor, geri kalan zamanda ne yapıyorlar?" sorusu… "Padişah torunu mu bu öğretmenler? Atama ve yer değiştirme taleplerinde bulunan öğretmenlere yönelik ifadeler… Yatıyorlar, maaş alıyorlar Özellikle pandemi dönemi ve yaz tatillerinde öğretmenlerin çalışmadan maaş aldığına dair sosyal medya üzerinden yaptığı paylaşımlar… Öğretmenlerin niteliği düşük iması: Mülakat sistemini savunurken mevcut öğretmenlerin yeterliliklerini sorgulayan ve Eğitimin kalitesini artırmak için daha iyi öğretmenlere ihtiyacımız var derken mevcut kadroyu zan altında bırakan açıklamalar… …ve daha niceleri… Gibi düşünceleri ile yıllardır; eğitim camiasını kamuoyu nezdinde yansıtılan itibarı(!) ve karizması(!) bilinmektedir. Bakın, son zamanlarda yaşadığımız olaylar üzerine ezberlediğimiz isimler sadece birer isim değil; Ruhumuzda, kalbimizde, aklımızda, ocakta pişen acımızda ve çocuklarımıza her baktığımızda hissettiklerimizde artık birer yara izidir. Fatma Nur öğretmenin yavrusu bugün annesiz. Ayla öğretmenin çocuğu her gece annesinin kokusunu duyamadan yatağına giriyor. Bu öğretmenlerimiz görevlerini mi yapmadı? Aksine, eminiz ki her biri layıkıyla yaptı. Demek ki mesele öğretmenin şefkatinde değil, sistemin onları sahipsiz bırakmasındadır, önlem alınmaması ve eğitim camiasının yetkilerinin ellerinden alınmasının getirdiği çöküntü ve toplumun dizaynındaki yozlaşmadır. Okul müdürlerine atfedilen görev ve ifadelere gelecek olursak; Bir taraftan sınırsız sorumluluk yüklerken diğer taraftan hangi yetkiyle ne yapacak? Okul çıkışında kendisini bekleyen ve makamında tehdit unsuru içeren kişileri dahi adli ve idari birimlere bildirdiğinde hiçbir işlem yapılmayan" bir idarecilik konumundayken okul müdürleri, okulunu nasıl güvenli tutabilir? Hele ki bu panelde parmak basılan çok hassas noktaları bile dile getirip “bir öğretmen ölüyor, bizler ölüyoruz, ölen öğretmenlerin çocukları annesiz kalıyor, o annesiz kalan çocukların vebali kime?” diye ifade eden bir öğretmene dahi ;bir de rehber öğretmen olacak bu nasıl bir anlayış gibi algılayan ve en çok da kendilerini etkileneceği farkındalığı olmayan okul müdürlerinin varlığına şahit olmak ise en acısıydı. Anlatamadık; bu mesele bir okulun, okul müdürünün veya bir öğretmenin sırtına yıkılıp hadi çözün denilecek bir mesele değildir. Yetki ve önlemler silsilesi aşağıdan yukarıya değil, yukarıdan aşağıya doğru inşa edilir. Şeyh Edebali Hz. ne güzel ifade ediyor oysa: İnsanı yaşat ki devlet yaşasın. Bu minvalde bir devletin hayatiyeti, onu oluşturan insan unsurunun niteliğiyle kaimdir. Devleti yaşatmak; insanı, devletin manevi ve hukuki değerleri doğrultusunda titizlikle inşa etmeyi gerektirir. Bu inşa ve dizayn süreci, ancak devletin rehberliği ve kurumsal gücüyle gerçekleştirilebilir. Devletin varlığını daim kılmak için, insan unsurunun devletin yüksek menfaatleri doğrultusunda yeniden formüle edilmesi şarttır. İnsan ruhunun ve zihninin bu disiplinli dizaynı, ancak bizzat devlet eliyle yürütülen bir medeniyet projesi olarak başarıya ulaşabilir. İlahi kelamda da buyurulduğu üzere, İnsan başıboş bırakılacağını mı sanır? (Kıyâmet, 36) Bu düstur ve inanış, toplumsal hayatın idaresi için de temel bir esastır. Nasıl ki kâinat bir nizam üzereyse; devlet de var olan bireyi kendi haline terk etmemeli, hukuk ve nizam dairesinde bir disiplinle inşa ve dizayn etmelidir. Zira denetimsizliğin ve kuralsızlığın getirdiği toplumsal çözülme, bugün başıboş bırakılan kitlelerin sürüklendiği uçurumlarda açıkça görülmektedir. Devletin asli vazifesi, insanı hem korumak hem de yasalar eliyle toplumsal bir ahenk içinde yeniden şekillendirerek kaosun önüne geçmektir. Hukuk ve nizamın asli vazifesi; hiçbir kişisel yakınlığa, siyasi kimliğe veya sendikal aidiyete imtiyaz tanımaksızın kuralları her bireye eşit ve adil bir kararlılıkla uygulamaktır. Dayısı yeğeni ya da arkasındaki gücü vesile kılarak kuralları delme cüreti gösterenlere karşı sergilenecek tavizsiz duruş, devletin temel direğidir. Maalesef son dönemde şahit olduğumuz hadiseler, bu tür ayrıcalıkların toplumsal dokuda yarattığı derin çürümeyi ve yozlaşmayı tüm çıplaklığıyla gözler önüne sermektedir. Devlet, varlığını korumak ve toplumsal güveni yeniden tesis etmek istiyorsa; öncelikle bu kişiye özel hukuk anlayışının önüne geçmeli, adaleti herkes için eşit işleyen bir zırh haline getirmelidir. Tüm anlatılanlar ışığında gelelim gündem konumuza. Eğer okulları gerçekten güvenli kılmak istiyorsanız; önce okulu yönetenleri, sınıflarda gelecek mimarisiyle nesil inşa edenleri ve koridorları arşınlayanları güvene alın!. Kâğıt üzerindeki istatistiklerle veya salonlardaki alkışlarla değil; sahada hissedilen o sarsılmaz sahipsiz değiliz duygusuyla... Eğer bir yerde sorumluluk varsa, onun önünü açacak bir yetki ve arkasında duracak bir devlet iradesi de olmalıdır. Aksi takdirde bugün alkışlanan o ifadeler ve kararlar, yarın birer disiplin dosyası ya da daha acısı, birer taziye ilanı olarak karşımıza çıkacaktır. “Eğitim, saatlerle ölçülen bir zanaat değil; ruhlarla dokunan bir medeniyet davasıdır. İstatistikler sadece sayıları söyler; öğretmenin gözyaşını ve alın terini ise ancak tarih yazar.” Yazarın notu; bu yazılanlar gerçek yaşamdan alınmıştır ve hiçbir canlıya zarar verilmemiştir. Ömer KACAR Denizli Eğitim Gücü Sen İl Şube Başkan Yardımcısı
Denizli Eğitim Gücü Sen İl Şube Başkan Yardımcısı Ömer KACAR;İnsanı yaşat ki devlet yaşasın.

Yarım Günlük Maaş Değil, Bir Ömürlük Duruş:
Eğitimcinin İtibar Sınavı
Katıldığımız bir Güvenli Okul İklimi Toplantısı panelinden zihnimde ağır bir tortu,
kalbimizde ise derin bir sitemle ayrıldık. Salon oldukça kalabalıktı, bazı cümleler çok
iddialıydı; ancak salondaki havayı soluduğumda, dışarıdaki yakıcı gerçek! ile
içerideki bürokratik algı! arasındaki uçurum beni dehşete düşürdü. Toplantının bir
bölümünde okul müdürlerimize ve özellikle rehber öğretmenlerimize, omuzlarının
taşıyamayacağı kadar ağır görevler yüklendi. İşin en acı tarafı ise bu yükün altında
ilk ezilecek olan meslektaşlarımın (Okul Müdürleri) bir kısmının, kendilerini risk
altına atan sözleri hararetle alkışlamasıydı. Başımıza geleceklerin henüz farkında
mı değiliz, yoksa "celladına âşık" bir sessizliğe mi gömüldük? Anlayamadık.(?!)
Panelde dile getirilen bir istatistik ise meselenin vahametini başka bir boyuta taşıdı.
Bir bireyin öğrencilik süreci boyunca yaklaşık 160 bin saat yaşadığı (süreç geçirdiği),
bunun sadece 11 bin saatinin okulda geçtiği verisi üzerinden yapılan; “Madem bu
kadar kısa süre için bu kadar öğretmene niye maaş veriyoruz bunu da
sorgulamak lazım, süre biraz düşük kaldı.” şeklindeki espri-gaf karışımı sözler,
salonda buz gibi bir hava estirdi. Her ne kadar sonrasında bu sözün "espri" olduğu
ısrarla vurgulansa da toplumun öğretmene bakış açısının bu denli zedelendiği bir
dönemde, bu tür ifadelerin esprisi dahi bizleri derinden yaralamaktadır.
Şunu artık idrak etmemiz gerekiyor: Her istatistik verinin objektif bir karşılığı
yoktur. Hele ki bu Öğretmenlik mesleği ise; mesai saatiyle ölçülebilecek bir zanaat
değildir. Öğretmen sadece 08.00-17.00 arasında çalışmaz; o gece hayal kurar,
gündüz emek verir, hafta sonu fedakârlık yapar. O sadece öğrenciye ders
anlatmaz; yeri gelir öğrencinin annesine rehber, babasına da öğretmen olur.
CİMER üzerinden yapılan asılsız şikâyetlerin ağırlığı altında ezilirken bile
sınıfına girdiğinde omuzlarındaki yükü kapıda bırakıp öğrencisinin gözünün
içine bakar. Geleceği inşa eden bir meslek grubu, üzerindeki baskılar nedeniyle
artık en masum espriyi bile kaldıramayacak bir hassasiyet eşiğine gelmiştir.

Unutulmamalıdır ki valileri, doktorları ve nice devlet adamlarını yetiştiren o "elinden
yetkisi alınmış!" öğretmenlerdir. Okul müdürlerinin ve öğretmenlerin elinden
yetkiyi alıp onları savunmasız bırakmak, sonra da bu etkisiz bırakılmış kitleden
mucizeler beklemek ne kadar manidarsa; tüm bu baskılara, yıldırmalara rağmen
vicdani sorumluluğuyla elinden geleni yapan eğitimcilerimizin varlığı da o kadar
kıymetlidir.
Eğitim camiamız çok iyi hatırlayacaktır ki geçmiş dönemlerde bazı devlet ricali’nin
ifadeleri;
Öğretmenler 3 ay tatil yapıyor vurgusu: bir devlet bakanımız sık sık öğretmenlerin diğer
memurlara oranla çok daha az çalıştığını ve uzun tatil sürelerine sahip olduğunu dile
getirmesi…
;Veliyi üzen öğretmeni ve okul müdürünü ben de üzerim ifadesi…
Eminönü’nde bekleyen işsizler gibiler Atama bekleyen öğretmenlerin durumunu
Eminönü’ndeki işsizlere benzetmesi…
Dizini kırıp otursunlar  Atama taleplerine karşılık kullanılan ifadeler…
Öğretmenler yarım gün çalışıyorr  öğretmenlerin mesai saatlerini eleştirerek,
Öğretmenler haftada 15-20 saat derse giriyor, geri kalan zamanda ne yapıyorlar?"
sorusu…
"Padişah torunu mu bu öğretmenler? Atama ve yer değiştirme taleplerinde bulunan
öğretmenlere yönelik ifadeler…
Yatıyorlar, maaş alıyorlar Özellikle pandemi dönemi ve yaz tatillerinde öğretmenlerin
çalışmadan maaş aldığına dair sosyal medya üzerinden yaptığı paylaşımlar…
Öğretmenlerin niteliği düşük iması: Mülakat sistemini savunurken mevcut öğretmenlerin
yeterliliklerini sorgulayan ve Eğitimin kalitesini artırmak için daha iyi öğretmenlere
ihtiyacımız var derken mevcut kadroyu zan altında bırakan açıklamalar…
…ve daha niceleri…
Gibi düşünceleri ile yıllardır; eğitim camiasını kamuoyu nezdinde yansıtılan itibarı(!)
ve karizması(!) bilinmektedir.
Bakın, son zamanlarda yaşadığımız olaylar üzerine ezberlediğimiz isimler sadece
birer isim değil; Ruhumuzda, kalbimizde, aklımızda, ocakta pişen acımızda ve
çocuklarımıza her baktığımızda hissettiklerimizde artık birer yara izidir. Fatma
Nur öğretmenin yavrusu bugün annesiz. Ayla öğretmenin çocuğu her gece
annesinin kokusunu duyamadan yatağına giriyor. Bu öğretmenlerimiz görevlerini
mi yapmadı? Aksine, eminiz ki her biri layıkıyla yaptı. Demek ki mesele öğretmenin
şefkatinde değil, sistemin onları sahipsiz bırakmasındadır, önlem alınmaması
ve eğitim camiasının yetkilerinin ellerinden alınmasının getirdiği çöküntü ve
toplumun dizaynındaki yozlaşmadır.
Okul müdürlerine atfedilen görev ve ifadelere gelecek olursak; Bir taraftan sınırsız
sorumluluk yüklerken diğer taraftan hangi yetkiyle ne yapacak? Okul çıkışında
kendisini bekleyen ve makamında tehdit unsuru içeren kişileri dahi adli ve idari
birimlere bildirdiğinde hiçbir işlem yapılmayan" bir idarecilik konumundayken okul
müdürleri, okulunu nasıl güvenli tutabilir? Hele ki bu panelde parmak basılan çok
hassas noktaları bile dile getirip “bir öğretmen ölüyor, bizler ölüyoruz, ölen
öğretmenlerin çocukları annesiz kalıyor, o annesiz kalan çocukların vebali
kime?” diye ifade eden bir öğretmene dahi ;bir de rehber öğretmen olacak bu
nasıl bir anlayış gibi algılayan ve en çok da kendilerini etkileneceği farkındalığı
olmayan okul müdürlerinin varlığına şahit olmak ise en acısıydı. Anlatamadık;

bu mesele bir okulun, okul müdürünün veya bir öğretmenin sırtına yıkılıp hadi
çözün denilecek bir mesele değildir.
Yetki ve önlemler silsilesi aşağıdan yukarıya değil, yukarıdan aşağıya doğru
inşa edilir. Şeyh Edebali Hz. ne güzel ifade ediyor oysa: İnsanı yaşat ki devlet
yaşasın.
Bu minvalde bir devletin hayatiyeti, onu oluşturan insan unsurunun niteliğiyle kaimdir.
Devleti yaşatmak; insanı, devletin manevi ve hukuki değerleri doğrultusunda
titizlikle inşa etmeyi gerektirir. Bu inşa ve dizayn süreci, ancak devletin rehberliği
ve kurumsal gücüyle gerçekleştirilebilir.
Devletin varlığını daim kılmak için, insan unsurunun devletin yüksek menfaatleri
doğrultusunda yeniden formüle edilmesi şarttır. İnsan ruhunun ve zihninin bu
disiplinli dizaynı, ancak bizzat devlet eliyle yürütülen bir medeniyet projesi olarak
başarıya ulaşabilir.
İlahi kelamda da buyurulduğu üzere, İnsan başıboş bırakılacağını mı sanır?
(Kıyâmet, 36) Bu düstur ve inanış, toplumsal hayatın idaresi için de temel bir esastır.
Nasıl ki kâinat bir nizam üzereyse; devlet de var olan bireyi kendi haline terk
etmemeli, hukuk ve nizam dairesinde bir disiplinle inşa ve dizayn etmelidir.
Zira denetimsizliğin ve kuralsızlığın getirdiği toplumsal çözülme, bugün başıboş
bırakılan kitlelerin sürüklendiği uçurumlarda açıkça görülmektedir. Devletin asli
vazifesi, insanı hem korumak hem de yasalar eliyle toplumsal bir ahenk içinde
yeniden şekillendirerek kaosun önüne geçmektir.
Hukuk ve nizamın asli vazifesi; hiçbir kişisel yakınlığa, siyasi kimliğe veya sendikal
aidiyete imtiyaz tanımaksızın kuralları her bireye eşit ve adil bir kararlılıkla
uygulamaktır. Dayısı yeğeni ya da arkasındaki gücü vesile kılarak kuralları
delme cüreti gösterenlere karşı sergilenecek tavizsiz duruş, devletin temel
direğidir.
Maalesef son dönemde şahit olduğumuz hadiseler, bu tür ayrıcalıkların toplumsal
dokuda yarattığı derin çürümeyi ve yozlaşmayı tüm çıplaklığıyla gözler önüne
sermektedir. Devlet, varlığını korumak ve toplumsal güveni yeniden tesis etmek
istiyorsa; öncelikle bu kişiye özel hukuk anlayışının önüne geçmeli, adaleti herkes
için eşit işleyen bir zırh haline getirmelidir.
Tüm anlatılanlar ışığında gelelim gündem konumuza. Eğer okulları gerçekten
güvenli kılmak istiyorsanız; önce okulu yönetenleri, sınıflarda gelecek
mimarisiyle nesil inşa edenleri ve koridorları arşınlayanları güvene alın!. Kâğıt
üzerindeki istatistiklerle veya salonlardaki alkışlarla değil; sahada hissedilen o
sarsılmaz sahipsiz değiliz duygusuyla...
Eğer bir yerde sorumluluk varsa, onun önünü açacak bir yetki ve arkasında
duracak bir devlet iradesi de olmalıdır. Aksi takdirde bugün alkışlanan o ifadeler ve
kararlar, yarın birer disiplin dosyası ya da daha acısı, birer taziye ilanı olarak
karşımıza çıkacaktır.
“Eğitim, saatlerle ölçülen bir zanaat değil; ruhlarla dokunan bir medeniyet
davasıdır. İstatistikler sadece sayıları söyler; öğretmenin gözyaşını ve alın terini
ise ancak tarih yazar.”
Yazarın notu; bu yazılanlar gerçek yaşamdan alınmıştır ve hiçbir canlıya zarar
verilmemiştir.

Ömer KACAR
Denizli Eğitim Gücü Sen
İl Şube Başkan Yardımcısı

Habere ifade bırak !
Habere ait etiket tanımlanmamış.
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve adanayerelhaber.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.
islami chat islami sohbetler bizim mekan çemberleme makinası kurumsal web dini chat